Sen çok iyi bir insansın…

 

bunu söyleyen kadın “erkeğim olamazsın” demektedir. kuvvetle muhtemeldir ki kadın tarafı tipinizden hoşlanmıştı zamanında. belki bir gülüşünüzden, belki arkadaş grubunuzdaki otoritenizden, belki porschenizden, belki garsona bıraktığınız 100 lira bahşişten. bir şekilde hoşlanmıştı yani ne bileyim.

Bu yazının devamını oku

HongKong Macerası

Aman allahım ya…
Ben bu kadar yapmacık bir şehir görmedim. Sebebini daha sonra anlatacağım.

Shenzen’de Hongkonglu bir çok arkadaşım olmuştu. Böyle kemik büyük gözlüklü, renkli saçlı erkekler ve tipi Koreliye kaçan ciddi manada güzel Çin kızları… Arasıra eğlenmek için bizim mekanlarımız olan Richbaby ve Babyface’e takılıyorlardı. Bir de ne hikmetse KTV’lerin burada daha eğlenceli olduğunu söylüyorlardı. Bunun için de geliyorlarmış. Neyse… Popüler muhabbetlerimiz arasında bu kentin nasıl bir yer olduğu, daha da çok, neden Hongkong’u Çin’e yeğledikleri vardı.

+Shenzen çok tehlikeli…
+ Shenzen insanının dili dişi anlaşılmıyor. (bilader, sizin lehçeniz azınlıkta, ne bu artizlik?)
+ Çin insanı görmemiş. (sonradan görme diyorlar yani)

Bu yazının devamını oku

İç Hesaplaşmalarımı Suflör Yardımıyla Yaptım, Hala da Bir Sonuca Ulaşamadım

bu yazım aslında biraz eski. hatırlarsınız beni, bir dönem kafam önde eğik, ibrahim üzülmez gibi dolaşır dururdum okulun içinde; kimseyle konuşmazdım. o günlerden kalma işte bu yazı. herkesin niye var olduğunu çözme girişimlerim sürecinde, hem inanmayanların hem tasavvufçuların düşüncelerini okuyup onlardan sufle alarak iç hesaplaşmalarımı çözmeye çalıştım. bir noktaya geldim. bazı sorulara cevap verdim. bilim- din ilişkisi hakkında kafa yordum falan. hazır evrim mevrim konusu da tekrar gündeme gelmişken eski yazılarıma göz attım, içlerinden bunu yayınlamak istedim. ne yapmışım? bilim ile din ilişkisi hakkındaki çözümlemelerimi anlatmışım. şu kelimeyi bir yerde kullanmazsam ölürüm. ayrımsamışım. oh be rahatladım. yazı aşağıda. okuyan okur. “her boku biliyon mığagoyim” diyenler de atlayabilir. canınız sağolsun.
fft5_mf134757
————-
Bu yazının devamını oku

Üç Tenha Köpek – Attila İlhan’ın Aynı Adlı Şiiri Üzerine

(öncelikle, böyle ağlamalı, gözyaşlı yazılar falan yazmaktan uzun süre önce vazgeçtiğimi beni bilenler bilir, ama beni bilinler attila ilhan’a hayranlığımı da bilir. yine günlerden bir gün, idolümün şiirlerini okurken içimden geldi, karaladım bir şeyler. yine söylüyorum, böyle yazılar yazmak iğrenç bence. neyse, kafamda bu yazının canlanmasını sağlayan şiir için (bkz:benim yazının altı.)

sevdanın en görkemli, en “fiziksel ihtiyaçlardan kaynaklanmayan” mevsiminden kovulduk biz. gözlerini kapatarak yok olduğunu, görünmez olduğunu düşünen bir çocuğun saflığıyla ama samimiyetiyle saklandık bizden çok daha güçlülerden. karşı koyamadık. içimizde büyüttüğümüz öfkeyle şimşekler çaktırdık gözlerimizde. fakat gece karanlık, gören olmadı. iyi ki de olmadı. şimşekler çakan gözlerimiz ardındaki o rezalet korku, it gibi tir tir titreyen bedenimiz görünmemeliydi.

bak güneş karış karış alçalıyor, yarın daha da az yükselebilecek. umudunu mu kesmiş? yoksa bizi mi saklıyor bütün yorgunluğuyla? hala titriyor, sarsılıyor bedenlerimiz, kimse görmemeli bu acizliğimizi. güneş tekrar canlanmadan, gün ağarmadan kaçmalıyız, peki nereye, uykulara mı? uykular tutmaz ki karakolların korkulu karanlığında. başka bir şehre mi? yaşatmazlar ki? ama aynı güneş var? yine korur belki bizi? hayır, fark ettin mi? sürgünsün sen. sevilmeyeceksin, güneş o güvendiğin güneş olmayacak artık. sakın boş ümitlere kapılma. aşk, hiç bir zaman kovulduğun sonbahardakinden daha masum, daha hararetli olmayacak. şimdi çocuk, gözlerini kapa ve saklan.

…sen attila ilhan, sen kaptan, sen ömer haybo! sen, sonbahardan kovulmadın. sen bir sonbaharın insana verebileceği en büyük hediyeyi aldın; ahh, belki de ikincisini. peki ya biz kaptan? biz hala o korkulu karakoldayız, gece 1 ve uyku tutmuyor işte. son tramvayla yola çıksak? cesaretimiz yok. dedin ya, istanbul olmayan her yer bize sürgün ve fakat istanbul dağınık.

…sen bir insanın yazabileceği en sıradan ama en ihtişamlı dizeleri düzmüşken, biz, kendi cümlelerimizin soğuğunda uyuşturacağız bedenimizi. kaskatı. buzumuzu çözeceğini düşündüğümüz baharı bekleyeceğiz. ama bizi ısıtmayacak o bahar. yaşamaya devam edeceğiz sırılsıklam.

————————————————————-
ve gecenin son tramvayında üç tenha köpek
bir ben bir yağmur hazırlığı bir de sabiha
ürkek gözlerimizi ellerimizle örterek
içimizden geldiği kadar şimşek çakıyoruz
uzak yankılar halinde bir daha bir daha
istanbul’u dağınık bir romanda unutmuşuz
nasılsa yaşatmazlar başka bir yere gitsek
belli bir şey sonbahardan kovulduğumuz
sokakları kirleten üç tenha köpek
bir ben bir yağmur hazırlığı bir de sabiha

gece bir’den sonra uykularda yer bulmak zor
eski karakollarda korkuların gürültüsü
cebimizden çıkarmıyoruz ellerimiz titriyor
eylül çakallarından kaçıp gizlenerek
birbirimizi eskittik işin kötüsü

üç sonbahar sürgünü üç tenha köpek
kaç nefes daha noksan sabahtan sabaha
kaç karış daha yorgun her akşam üstü
çoktan yıkılırdık öfke ayakta tutmasa
en çetrefil yanımızla böyle direnmesek
bir ben bir yağmur hazırlığı bir de sabiha
bulutlara havlayan üç tenha köpek

Bu Sene İçinde Dibe Vurup Yine Yukarı Çıkarız – Bir Bakanın Umut Dolu Sözleri, Umut Taciri Pezemeng

haftalardır işsizim, fena bir okuldan da mezun olmadım aslında, işimde iyi sayılırım. iş başvurusu yapmaya gidiyorum, özgüvenimi tazeliyorum, şirketten adımımı içeri atıyorum. “x bey ile görüşmem var” diyip randevumu beklemeye koyuluyorum. saat geldiğinde asansöre binip müdürün yanına gitmek için doğruluyorum; kapıya geliyorum; asansöre binemiyorum.

kapısı açılıyor, içerden kalabalık bir “işten kovulmuş” ordusu boşalıyor. omzuma momzuma çarpıp birbirlerini tepe tepe aşağı iniyorlar. hepsi telaşlı, yorgun, sinirli. yapacakları yeni iş başvuruları için zaman kazanmaya, erken davranmaya çalışıyorlar. moralim bozuluyor; görüşme başarısız geçiyor.

biraz daha az özgüvenle diğer bir şirkete gidiyorum. burada durum daha vahim, çok elektrik harcıyor diye asansörleri durdurmuşlar. merdivenlerden 5 kat çıkıyorum ter içinde. işe alınmıyorum. herhalde diyorum koltukaltlarım koktu terden, herif iğrendi, almadı beni işe. “piyasa kötü olduğu için alınmamışımdır lan” diyemiyorum, çünkü krizin bizi teğet geçtiğinden eminim, başbakanım dediydi. “hacı herhalde çok yetersizim” diyerek depresyona giriyorum bu sefer, e malum suçu birinin üstlenmesi gerekiyor.

sıfır özgüvenimle eve dönüyorum. çayımı alıyorum, yatağa çöküp bir şarkı açıyorum; “dibe vurmadan yükselemezsin” diyor, gerçekten rahatlatıcı, teskin edici bir laf , bir an içim rahatlıyor. televizyonu açıyorum; maliye bakanım “dibe vururuz da geri çıkarız, gelecek dönem çok çalışcaz olm, toparlıycaz” diyor. sevindirik oluyorum. her şey düzelecek, üzülme diyorum kendime. sonra “lan?” diyorum, “daha dip neresi olabilir ki?”. hafif bir ürperti duyuyorum. buzdolabına yöneliyorum. yiyecek bir şey yok pek, dolaptan bir makarna alıyorum. haşlıyorum her zamanki gibi. karnımın zırıltısı geçiyor. o makarna her zamankinden tatlı geliyor; bir şeyleri kaybetme korkusunun ona verdiğin değeri arttırdığı fikrini kabul ediyorum. her şey düzelecek – her şey daha kötü olacak ikilemini yaşıyorum. bir halsizlik duyumsuyorum, yatıyorum. yarın iş ararken dinç olmalıyım. özgüvenim sıfır.

Canan Arıtman’ın Müthiş Siyaset Anlayışı

“bir insanın bir ideolojiyi ölümüne savunabilmesi için, ya belli bir zeka seviyesinin altında olması gereklidir ya da bu ideolojiyi destekleyenler tarafından karnı doyuruluyor olmalıdır ” fikrimin doğruluğunu bana ispatlamış kişilerden bu Canan Arıtman.

bundan bir kaç ay önce “cumhurbaşkanı gül etnik kimliğinin değil, halkının savunuculuğunu yapsın” diyen bu ilim, irfan sahibi, sümerolog, superman yargıdan kendi aleyhinde bir karar çıkınca şöyle bir cümle kuruyor: “bu karar ile birine ermeni demenin hakaret olduğu kabul edilmiştir.”

şimdi sayın ve sevgili, kudretli, haşmetlum;

1- siz bu lafı zaten hakaret amaçlı söylemediniz mi ? bugün bir bakkala gitsen ve “sen ermeniler’e şu çokomelleri daha ucuza satıyorsun hacı, ermeni misin lan sen” desen o zaman görürsün çakmak çakmak “sabahın köründe eline 100 milyon uzatılmış minibüs şoförü bakışı”nı…üslup yanlış, mantık zaten kökten yanlış.

aynı şekilde elindeki belgelerle kişinin ermeni haklarını savunduğunu söylersin, diğer ırklara yaptığı muamelenın de ırksal ayrımlara dayandığını kanıtlarsın, anlarım. ama önce bok at izi kalsın sonra elde somut kanıt olmayınca, soyağacını çıkarıp da fikirlerini desteklemeye kalk, neymiş anasının dıdısının fıfısı ermeniymiş, kesin ondan böyle yapmıştır. bilmiyorum farkında mısınız yaptığınız bu ithamlar hem ermeniler’in gül’ü kullandığını, hem de gül’ün türk halkı’nı kullandığını iddia ediyor. bunda bir art niyet aranması ve cezalandırılması çok normal.

2- sizce, bir cumhurbaşkanının, kendisine, bir halkın değil, bir ırkın savunuculuğunu yapıyorsunuz dendiğinde buna üzülme, bu beyan karşısında dava açma hakkı yok mudur? cumhurbaşkanına böyle bir ithamda bulunmanın hem devletin güvenilirliğini, hem de kişinin kendi değer yargılarını aşağıladığını göremeyecek kadar mı gözleriniz kapalı? eğer verilen kararın yargının tarafsızlığını zedelediğini düşünüyorsanız, yargının ve dolayısıyla devletin güvenilirliğini koruması gerektiğini de savunuyor olmalısınız. aynı devletin yürütme makamına aslı olmayan ithamlarda bulunmak nasıl bir yüreklilik ya da cehalettir?

bu kararı “ermeni demek hakarettir” olarak anlıyorsanız susuyorum; bir taraftan da aklı başında, tutarlı siyasetçilere susuyorum, boğazım kuruyor. biliyorum, cahille ve bir ideolojiye körü körüne bağlanmış ya da birilerinden körü körüne nefret eden biriyle uğraşılmaz; havada üç takla atıp asılı kalsan bile o kişiyi değiştiremezsin.
bunlar gerçek fikirleriniz olmadığı halde sözünüzden dönmüş gibi görünmemek için böyle beyanatlar veriyorsanız diyorum ki, “lütfen, yapmayın”.

siyaseyi yalan rüzgarı’na çevirdiniz be. ona tam alıştık artık ikinci sınıf tutmamış pembe dizi kıvamına getirdiniz. ondan sonra “halk demokrasiyi içine sindiremedi, hala öğrenemedi; gerçekleri göremiyorlar, geleceği okuyamıyorlar”. peki siz?

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.