…
Ekim 17, 2009 at 2:39 pm | In Uncategorized | Leave a Comment… ve öpüşürken onun tadı gelecek ağzına.
… ve susacaksın çocuk.
… her gün daha da fazla.
bazı kadınlar çirkindir…
Eylül 23, 2009 at 6:34 pm | In Uncategorized | Leave a Commentama kalanlar güzeldir.
öyle bir felsefe yapmak ki ciddi sanılmak
Eylül 23, 2009 at 6:08 pm | In Uncategorized | Leave a Comment- aşkım sence de biraz hızlı gitmiyor muyuz?
hayır, hızlı gitmiyorduk. yalnızca dünya bizim tersimize gidiyordu, bağıl hız vardı, yapacak bir şey yoktu ve hızlı gidiyor gibi gözüküyorduk.
- nasıl yani, dedim. kapattığım köşeden gol yemiştim. bir dahakine “sence de biraz hızlı gitmiyor muyuz” diyen ben olmalıydım. darlandım. dar alandım. daralandım. boncuk boncuk terledim.
elimi radyoya uzattım. müziğin sesini biraz kıstım. ibreye göz ucuyla baktım. haklıydı. hızlı gidiyorduk. insan boş ve düz yolda hızı anlamıyor. hayat da aynı değil mi zaten, düz ve uzun, bir bok anlamıyor insan giderken. ( allah da belacığını versin talha.)
- biraz yavaş gidelim, gideceğimiz yer kaçıyor mu yahu, hihi, dedi. bana dünyaları yıktırabilecek şirinlikteki hihisini yaptı. hihilisttim ben artık. tam manasıyla bir hihilist. haklısın bitanem dedim. sonra bunu dediğime pişman oldum. kimse benim bi tanem değildi. herkes birbirinin bi tanesi olabilirdi ama kimse benim bi tanem olamazdı. oldu da noldu ki? eve geldim bin taneydi. kimisi bu durum için “iyidir lan, berekettir” dedi. haklı değildiniz olm, bi tanem dediğim her kadının binlerce kişiliği arasında sıkştım kaldım lan ben yıllarca. ajan smith gibiydi lan hepsi. smith dünyası anasını satayım.
yavaşladım. yoksa yine erken gelecektim. sonra vır vır konuşacaklardı “yine erken geldin” diye. kime göre erken diyecektim, bana göre diye cevaplayacaklardı. o yüzden demedim. hayır erken gelmek tarzım değil. hiçbir yere erken gelmem ben. (tamam bazen çok heyecanlanınca erken gelebiliyorum, geç kalsam daha mı iyi) bir yere erken gelince oturuyorsun bekliyorsun anlaştığınız saatin gelmesini. hayır bir yere gitsen gidilmez, diken üstündesin; kalsan zaten başka bir dert. salak salak dergi falan okursun. kitap da okuyamazsın; en ilginç yeri geliverir senin şansına, takılır kalırsın kitaba.
iyice yavaşladım, durmak üzereydim. birdenbire yine onun uyarısıyla kendime geldim:
- talha, yalnızca uçları biliyorsun sen. ya uçuyorsun, ya duruyorsun. ya gevezeleşiyorsun ya susuyorsun. ya seviyorsun ya nefret ediyorsun. ( sevgimin bittiği yerde nefretim başlar dedim ve inanın bunun ebru gündeş ile hiçbir alakası yoktu.)
ortalar senin yaşamında yok, diye devamını getirdi. sesindeki sevimlilik kaybolmuştu.
ortalar benim hayatımda yokmuş. haydi ordan keraneci… bilmiyordu ki iyi orta gol getirirdi ve ben gol atmayı bırak attırmak dahi istemiyordum.
sustum.
- haklısın. bi şey diycem, direksiyona sen geçer misin? kendimi iyi hissetmiyorum.
direksiyona geçti, heyecanlandı. stop ettirdi 5 yaşındaki bir çocuğun bile kaldırabileceği arabayı. biraz önce beni eleştirdiği için midemi kaldırmıştı. şimdi bir arabayı kaldıramıyordu. kaldırmakla ilgili espriler yapmanın uygunsuz olacağını düşündüm ve her zamanki gibi sakin bir sesle “ayağını debriyajdan yavaşça çek” dedim. çekemedi. stop ettirdi. senin de sorunun bu dedim. hiçbir şeyden yavaşça çekilemiyorsun, hiçbir şeyi estetik yapamıyosun. dan diye konuşuyorsun, dan diye ayağını çekiyorsun. dandanadansın dedim.
- arabesk üzerinden felsefe yapmasak, hihi dedi.
hihi dediği için yutkundum. adem elmam çıktı yine yutkunurken. “havva ana alacağın olsun, bu adem elması senden yadigar bize, çok çirkin anasını satayım; boğazımıza dizdin yemin ediyorum cennet hayatını.” diye serzendim içimden.
- yutkunurken yine o adem elması hikayesini düşündün değil mi, dedi.
haklıydı anasını satayım, bariz onu düşünüyordum.
- hayır. ben kendimi tekrar etmem, dedim.
rasim ozan kütahyalı gibiydim. boş beleş konuşuyordum, kendimi thomas moore zannediyordum. evet, konseptleri de karıştırıyordum, çok başka biri olmaya çalışıyordum, kendimi bambaşka biri zannediyordum. hala araya isimler sıkıştırarak kendimi entel göstermeye çalışıyordum. e ulan kendimle konuşuyordum? bu sayılmazdı. bu sefer entel görünmeye çalışmamıştım. kendimi yeriyordum sadece, apansızca, fütürsuzca (geleceksiz manasında, hehe).
bazen “ulan şimdi ben bunu dışımdan mı söylüyorum, içimden mi” dersin ya… işte o noktadaydım. “ayrılalım” dedim. içimden söylemediğimden emindim. tepki vermedi. yine ayrılalım diye bağırdım. sesimin çıktığından emindim. tepki vermedi.
ayrılmak istemiyordu galiba. terlemişti. hala arabayı kaldıramamıştı. belli ki beni duymamıştı.
- incem ben.
+ ?
- bensiz daha rahat edersin, sakinleşirsin.
indim. rahatlamıştı. arabayı kaldırmıştı. bir süre gitti. sevindim, bensiz daha başarılı olabileceğini gördüm. birkaç metre daha gitti. bariyerlere girdi. bensiz yapamıyordu, kontrol edemiyordu bazı şeyleri. yanına gitmedim. bana ihtiyacı vardı. bana ihtiyacı olmamalıydı. bana ihtiyacı olmayan birilerini sevmeliydim. ihtiyacı olmayan birileri beni sevmeliydi.
arayacaktım. bulamayacağımı bile bile. (kısa cümleyle bitirdim, hani ilk önce son cümleyi okuyanlar var ya, onların hoşuna gitsin diye…)
Nevroz- I
Eylül 13, 2009 at 8:07 am | In Uncategorized | Leave a CommentRadikal fikirler sunmak istemiyorum ama son aylarda nevroz ve sonuçlarına kafayı taktığımdan hakkında çok düşünüyorum. Gözüme herkes nevrotik gelmeye başladı, öncelikle kendim tabii ki de… Niçe falan için de nevrotiğin kralı demek istiyorum, yazı da hazırladım ama gel gör ki radikal fikirler sunmak istemiyorum. Genciz, ateşliyiz, bir yanlış yapmayalım. Haydi selamün aleykim beybiler, seksi canavarlar sizi.
İnsanların daha çok acı çektiklerini anlatmak istemelerinin ardında nevrotik hak talepleri yatar. Karşılanmamış, giderilmemiş hak talepleri, herkesten çok mutlu olma istekleri; bunun için gerekli özelliklerin kendilerinde herkestekinden fazla olduğu inancı yüzünden kenara itilmişlerdir; başkalarının hayatlarının geneline bakmadan belirli noktalarda kendilerinden çok üstün olduklarını gördüğü insanlara açıkça kin besler; onların kişiliğine hakaret ederek kendisini rahatlatır. Bu da yetmezse dünyanın adaletine sığındığını söyler. Bu mutsuzluğunun karşılığı olarak onlara kin duyma hakkını kendinde görür. Bu da yetmezse acıyı çekenin kendisi olduğunu ve buna karşılık mutluluğu hak ettiğini savunur. Bunun için de çektiği acıları ballandıra ballandıra anlatır.
Kişi, usdışı hak taleplere sahip olduğu ve bütün insanların bu haklarına saygı gösteremeye mecbur olduğu iç dünyasından gerçek dünyaya döndüğü anda kafası bulanır, en basit “gerçek dünya” haklarını bile savunamaz hale gelir. Birinden ödünç verdiği kalemi isterken bile aşırı bir çekingenlik gösterir. Çünkü iç dünyasındaki sınırsız özgürlüklerinin ne kadarına gerçek hayatta sahip olduğuna karar verememiş, algılayamamıştır. Bu kararsızlık daha büyük sorunlara neden olacaktır. Bu kararsızlıkla eyleme geçmeye cesaret edemez, mutlak bir atalete düşer; bu arada mutlu olması gerektiğine inancı da hala alevlidir. Bu ikilem onu hırçınlaştırır. Bu hırçınlık ataletiyle yoğrularak sonsuz bir yorgunluğa dönüşür. Çaba göstermeyen bu nevrotik kişi hala mutlu olmasının mecbur olduğunu ve bunu başkalarının ya da en azından kaderinin bunu sağlaması gerektiğini düşünür. Bekler durur.
Nevrotik kişinin iç dünyasındaki yaşamı mükemmelleştikçe gerçek dünya onun için o ölçüde çekilmez, “çekici olmayan ” bir hale dönüşür ve artık çabalanmaya değmez. Artık yaşamasının amacı günü yaşamak değil hayallerini yaşatmaktır. O, tanrısal olduğu için herhangi bir haksızlığa uğrayamamalıdır, uğrarsa karşılığında istediğini yapmaya, cezasını vermeye hakkı vardır.
Kusursuz tektir. Kusursuza yakın onlarca “yöntemler toplamı” olmasına rağmen kusursuz gerçekten de “bir” tanedir. Nevrotik bir insan da kendini kusursuz olarak görür. Bu kusursuzluk mutlak ve acildir. Hemen elde edilmelidir. Mesela asansörde yalnız kalmaktan korkuyorsa bu korkusunu hemen asansörde yalnız kalarak alt etmelidir. Bunu hemen dener. Başarılı da olabilir. Ama başarılı olması bu korkusunu yenmesi anlamına gelmez. Çünkü ancak bu korkusunu daha derinlere iterek bir süreliğine görünmez yapmıştır. Kişinin kusursuz olduğuna dair inancı elbet bir gün yıkılacaktır. Kendi yöntemleriyle başarısız olacaktır. Bu, kendi kusursuzundan başka bir kusursuzun olduğunu gösterir. Bu da kusursuzunun aslında kusursuz olmadığı manasına gelir. Kişi için ağır bir depresyon başlangıcıdır bu. Bu kusursuzluk ihtiyacı iç-buyruklardır. ( Freud buna süper-ego der ). Mesela çok iyi bir doktor olmak toplum buyruğudur. İyi bir doktor saygı görür çünkü. Ama kişi buna isterse karşı çıkabilir, en iyi doktor olma buyruğunu gerçekleştirmekten vazgeçebilir. İç buyruklar da aynen böyledir. Dünyanın en sevgi dolu insanı olma arzusu bir iç buyruktur; istenildiği zaman vazgeçilebilmelidir. Nevrotik kişi ise bundan vazgeçemez. İç-buyrukları ile toplum buyrukları birbirini engellemeye başladığı anda derin bir kaygıya sürüklenir. Bu kaygı bir öz-eleştiriye, sonra öz-azarlamaya ve hemen akabinde öz-yıkıma dönüşür. Bu normaldir, çünkü nevrotik kişi her şeyi mutlak yani sınırlarda ve derhal çözmek ister. Mesela en iyi eş olma iç buyruk, en iyi mühendis olma dış buyruktur. Ama bunların ikisinin birden gerçekleşmesini zaman kısıtlaması engeller. Bu noktada kişi birinden feragat etmelidir. Edemediği anda derin bir kaygıya boğazına kadar gömülür. Çünkü başarısız olacaktır ve o başarısız “olamaz”. Başarısızlıklarını görmezden gelir. Onu başarısızlığa yaklaştıranları suçlayabilir. Kendinde bu hakkı görür. Çünkü o başarmak için vardır ve o hakkı kendisinden alan herkese istediği gibi davranabilir; keyfi hareketler yapabilir. Gerektiğinde telefonunu kapatıp kimseyi takmadan yaşama hakkı vardır. Çünkü onun başarı mecburiyeti ona bu hakkı verir ve herkes onun bu hakkına saygı göstermeli, onu eleştirememelidir. Çünkü o özgürdür. Bu özgürlüğünü kimse elinden alamaz. Bu sebepledir ki nevrotik kişi her türlü kurala, her türlü sınava karşıdır. O, bunlardan muaf tutulmalıdır.
Kişi çoğu zaman iç buyruklarının kaynağını unutur ve bunları dış buyruklarmış gibi algılar. Toplumun da onun kusursuzluğuna inandığını düşünür ve kişi bir süre sonra kendini mutlak doğru olarak görmeye başlar. Kendisi gibi “mükemmel” olamayanları hırçınlıkla eleştirir. Onları küçük görmeye başlar; buyruklarını dinlemez hale gelir ve asi oluşuyla övünmeye başlar. Bu noktada kimsenin eleştirisini umursamamak onun mükemmelliğindendir.
Bir sevgi kelebeği gibi yaşarken birdenbire hırçınlaşan kişi duygularının kontrolünü kaybeder. Duyguları artık uçlarda ve günbegün birbirine taban tabana zıttır. Bu duygusal karmaşadan rahatsızlık duyan birey duygularını kontrol etmeye çalışmaya başlar. Eğer başarılı olursa tüm uç duygularını öldürmeyi başarmış demektir ki bunun yan etkisi de tüm içsel coşkusunu kaybetmesi demektir. Artık hiçbir şeyi deli gibi arzulamamaktadır, içindeki ateşi yitirmiştir.
Nevrotik, acı çektiğini göstermek ister. Çünkü ona göre acı çekmesinin sebebi ahlaki değerlere saygı göstermesidir; sadece ahlakı yok sayanlar mutlu olabilir ve bu ona göre değildir. O, yüksek erdemiyle bütün bu acılara göğüs germekte ve fakat başkaları bunu başaracak iradeye sahip olamamaktadır. Ona göre zaten her şey bir övünç kaynağıdır. İşine karşı duyduğu tiksinti “kapitalist sisteme bir başkaldırı”, ben merkezcil davranışlar “kendine yetebilecek kadar güçlü olmak, başkalarına ihtiyaç duymamak”tır. İşte bu nevrotik gururdur; son derece sahtedir.
Nevrotik gurur insanı bir çıkmaza iter. Herkesten üstün olduğunu, küçük hakaretlere, eleştirilere maruz kalmanın etkilemeyeceği kadar güçlü olduğunu sanırken bunların en küçüğünde bile “eleştirilemez” olduğunu düşündüğünden içten içe gururu kırılır ve fakat bunlara tepki göstermemesi gerektiğini düşündüğünden herhangi bir tepki vermez. Bu da onda onulmaz bir gerginlik yaratır. Duyguları karmaşıklaşır ve dengesizleşir.
Nevrotik gurur insanı hareketsizleştirir. Çünkü o, kişiye sonsuz bir mükemmellik hissi verir. Kişi, çoğu işte en iyi olduğunu düşünür. Ama bu gurur somut gerçeklere dayanmamaktadır. Kişi, yeteneklerinin sınanacağı olaylara girişmez; örneğin bir spora başlamaz, müzik aleti çalmaz. Çünkü bu, mükemmel olmayışının bir kanıtı olabilir. Kendini rahat hissedemeyeceği, dolayısıyla başarısız olabileceği sosyal ortamlara girmez, reddedilebileceği kadınlara yaklaşmaz. Bunların hepsine de birer kılıf uydurur. Ya zaman kısıtlamasını öne sürer, ya ahlaki bazı değerlere bağlar ya da en kolayın yapıp “yaratılışım bu” diyip işin içinden sıyrılır. En fenası da, giremediği işleri yapanları eleştirip onları küçük düşürmeye çalışır. Kendini böyle her alandan çekerken, artık başarısız olduğu gerçeği onu iyice etkilemeye, gururunu hepten kırmaya başlar. Korkunç olan şudur, halen, eğer o işi denemiş olsaydı mutlaka başarılı olabilirdi şeklinde düşünür.
Gurur, öz nefreti tetikler ve bunlar asla birbirinden ayrılamaz. Biri olmadan diğeri de olamaz.
Kişinin gerçek benliği, olmak istediğinin altında ezilecektir hep. Olmak istediği kişi bir at gibi dörtnala koşarken, gerçek kişiliği de arkasına iple bacaklarından bağlanmış gibidir. Biri koşarken diğeri arkada taşlarda seke seke paramparça olacaktır. Bu sebepten duydukları parçalanmışlık hissini tekrar bir övünç kaynağı olarak görebilirler. Çünkü bu parçalanmışlık onların tanrısal bir doğrulukla kendilerini karşılaştırabilme cesaretinin bir sonucudur. Yani kimsenin cesaret edemediği bir karşılaştırmaya kendilerini sokabilecek yürekleri vardır onların; başkaları gibi değildirler.
Kişi kendini öz-aşağılamaya kaptırır ve bu yüzden her davranışını uç noktalarda eleştirerek kendinden nefret etmeye başlar. Örneğin yardımsever olmasını aptallık derecesinde bir saflık, yardımsever olmamasını vicdansızlık olarak değerlendirebilir. İşin kötü yanı aynı gün içerisinde kendisini iki kefeye birden koyup iki sıfatı da kendine layık görebilir. Bir süre sonra kendi eleştirilerini empatiye çevirir ve başkalarının da onu böyle eleştirdiğini düşünmeye başlar. İşte bundan sonra kendini aşağılamaya başlar. Örneğin birinin onu sevmesi demek, acınacak halde olduğundan şefkat gösterilmesi demektir diye düşünür. Sosyal ilişkilerde bütün olaylara kendi açısından bakmaya başlar.
Başarıları ona zindan olur. İçindeki ses “hadi bu seferlik yırttın ama bir sonraki büyük bir felaket olacak” der ve başarısının tadını çıkaramadan kendini aşağılamaya devam eder. Bir başarısızlığı ise gerçek bir yıkım olur. Toplumu suçlayabilir; çünkü ona hakkı olan mutlak başarıyı elde etmesi için yeterli ve gerekli şartları sunmamışlardır.
Kendini mutlu edecek şeyleri yapmaktan sakınır çünkü bunları hak edecek başarılara ulaşmadığını düşünür. “Ne yaptın da şu an bu çıtırla yiyişiyorsun hacu?” der ve kendini çeker. Bu us dışı fikrinin daha mantıklı gözükmesini sağlamak için farklı bir perde gerer araya. Yiyişmemesi, kız için önemlidir, onun toplumdaki saygınlığı için… Oysa ki durum öyle değildir. Düşündüğü ne kızın toplumda gördüğü saygıdır ne de başka bir şey.
Metal Müziğin Felsefesi Var mıdır?
Haziran 7, 2009 at 7:40 pm | In Uncategorized | 1 Commentlafı dolandırmadan söyleyeyim: yoktur.

metal müzik sevenler ikiye ayrılır. (ben ayırdım oldu.)
1- metali yaşayanlar.
2- metali dinleyenler.
birinci gruptakiler metal gruplarının hepsini bilir. ister trash, ister doom, ister gothic, ister black, ister death, ister senfonik metal yapıyor olsun bir gruptan kim ayrılmış, kim yeni dahil olmuş, kimin hangi albümü kaç satmış, hangi solist ne zaman intihar etmiş, hangisi konser sırasında vurulmuş, konser sırasında boşalttıkları çuvalda kaç pena varmış hepsini bilirler.
ikinci gruptakiler ise sadece dinlerler müziği. bir grubun albümlerini sırayla söyle dediğinde “biliyordum da şimdi unuttum” derler. ama melodiler kulağında çınlar durur gün boyunca.
hangisi daha iyi bilmiyorum. buna karar verecek merci de ben değilim zaten.
neyse. işte birinci gruptakiler hayatını metale adadığı için, uğruna yaşadıkları şeyi bir felsefeye oturtmaya çalışırlar. metalin felsefesi var yeaa, pop müzik gibi içi boş değil derler. bu noktada o felsefeyi biçimlendirmeye çalışırlar. sisteme karşıdır, “herkes için adalet”tir, falandır filandır diye döşerler maddeleri. savaşa, sömürmeye, ezmeye karşıdır derler.
hayır efendim. öyle değil… al işte; felsefesi var dediğin adamlar “love is a four letter word” gibi bir dize yazmışlar. böyle lafı s.rdar ortaç demez be. hani felsefe? diğer kısmını al zaten, yarısı arabesk, sen beni sevmedin ki, arkadaşımın aşkısın gibi laflar… ingilizce, fince, almanca olunca biraz daha artistik duruyor tabi.
evet, belki metal müzik, pop kültürü gibi kanıksanmış şeyleri desteklemez ama muhalefetse manga da muhalefet yapıyor ya. abartmaya gerek yok.
melodilere, müzik alt yapısına gelince… o konuda kesinlikle katılıyorum metali yaşayanlara. klasik müzik hariç çoğu müzik türünden kaliteli alt yapılara sahip gruplar, albümler, parçalara sahiptir metal tarihi. iron maiden var lan bi kere.
Uzak Diyarlarda Yerel Halkla Kaynaşmak
Haziran 7, 2009 at 7:33 pm | In Uncategorized | Leave a Comment
eskiden böyle bir şey vardı. insanlar tatile, geziye gittikleri anadolu’nun ücra köylerinde ara sokaklara girer, yerel halkla konuşur, halini hatrını sorarlardı. köylüler de ziyaretçileri ağırlar, yeri geldi mi konaklatırdı. hoş beş yapılır, evin kızının çeyizlerine bakılır, bakraçlar dolusu süt ikram edilir, ağaçlardan kayısı toplamaya gidilirdi. şimdi herkes değişti. asosyal değil belki ama sevimsiz ve samimiyetsiz bir hal aldı insanlar. gidiyorlar, uzaktan köylülerin resimlerini çekiyorlar, üç beş de manzara resmi, sonra da facebook’a falan koyup “çok gezginiz biz hacı, öyle böyle değil, anadolu gördük, paris gördük, süperiz” mesajı veriyorlar.
hayır bir şey değil, köylüler bile profesyonel olmuş artık. ziyaretçilere profesyonel gözle bakıyorlar; evlerini pansiyon olarak kullandırıp, bazı özel eşyalarının üzerine “satlık” yazıyorlar. satlık kelimesi anadolu’da satılık kelimesi yerine kullanılır ve çok yaygındır. neyse. sen de köylüden hatıra diye satın alıyorsun onu ve salonunda aynalı konsolun üzerine koyuyorsun “bak yerel halkla kaynaştım ben” diye.
geçen safranbolu’da yerel halkla kaynaşmaya çalıştım, en önemli silahı kullanarak “selaminaleyküm abi, nasılsın” dedim. artık adres sorulmasından mı bıkmış, işin çok afedersin o.ospusu mu olmuş hiç selam bile vermedi. nasıl köylüsünüz olm siz?
neyse, elimizde fotoğraf makinasıyla dolaşıyoruz, ip atlayan çocuklar var. gayet neşeliler. fotoğraf makinasını görür görmez yanımıza geldi, “abi, poz vereyim bir fotoğrafımı çek” dedi. daha bir kaç saniye önce cıvıldayan, kikirdeyen çocuk birdenbire hayatın sillesini yemiş, saf, masum, yanık tenli anadolu çocuğuna dönüşüverdi. hayır yanık tenli de değil. fondöten gibi bir şey var yanında, onu sürüverdi suratına. yoksa bembeyaz çocuk.
hepsi işin ehli olmuş, sonra parasını istedi. üç beş bir şey verdik, beğenmedi, kurtarmaz abi dedi. neyi kurtarmaz dedim. dünyayı kurtarmaz dedi. dalga geçti benle. bak sen sıpaya bak ya.
işte neyse, insanlar bir şeylere alıştıkça o işin samimiyeti, keyfi kaçıyor valla.
Plaj Voleybolunun Hayat Döngüsü
Mayıs 9, 2009 at 12:45 pm | In Uncategorized | Leave a Commentoyun döngüsü şu şekildedir:
bikinili kızlar bir tarafa, biz baltalar bir tarafa diziliriz. takımlar dağıtılır. (yani voleybol takımları yahu, hay benim güzel türkçem) önce her şey güllük gülistanlık başlar. başlamayabilir de gerçi. ne biliyim en taş hatun karşı tarafa geçmş olabilir. takım arkadaşlığının vereceği o avantaj kullanılamaz diğer takımdaki saplar tarafından. o yüzden bunlar, bu dağılımdan rahatsız olabilir.
pasör olarak bir erkek seçilir, servis bölgesine de bir erkek konur. (oyunun asıl stratejik bölgeleri yani) kalan yerlere de kızlar serpiştirilir.
oyun başlar. erkekler çok iyi oynayamaz. çünkü hepsi karnını içlerine çekmekle meşguldürler. yüzleri kıpkırmızı olur zaten, anlarsın. terden falan değil o. karnını içine çekip yağ altındaki baklavaları göstermek kolay mı sanıyorsun sen? hayır herkes öyle bir gazla içine çeker ki karnını, sanarsın kızlar “baklava”sına oynuyor voleybolu. bakmıyor bile lan çoğu. onlar işinde, gırgırında, şamatasında. senin kendini göstermek için yaptığın maymunluklarla, iki kolunu dirsekten bükerek kafana koyarak tricepsleri gösterme çabanla eğlenmekte…
neyse. oyun ilerledikçe sahadaki rekabet artar. voleybolla falan alakası yok, karıştırma. hatunların kiminin gözü birilerine kaymaya başlamıştır çünkü. o senin beğendiğin hatunsa daha havaya, daha yükseğe, en yükseğe zıplamaya çalışırsın, ahlayıp ıhlarsın (hani kendimi veriyorum, şarapova kadar profesyonelim hesabı.), yürekten oynarsın. yürek amelesisin sonuçta.
zaten rekabetin kızıştığını smaçların kumlarda değil de sürekli birilerinin kafasında patlamasından ve bu kafaların nedense hep erkeklere ait olmasından anlarsın. erkekler sinirlenir, bütün erkekler birbirine “this is spartaa” diye hömkürüp, “we will dine in hell tonight” diye de yemek teklifi yapmaya başlar.
işler kızışır, kavga bile çıkar.
yapacak bir şey yok.
adamlar boşuna mı plaj voleybolunu iki kişilik takımlarla oynatıyorlar? doldurursan oraya 500 kişi, her türlü entrika döner tabi anasını satayım.
Çakma Nihilist
Mayıs 9, 2009 at 12:44 pm | In Uncategorized | Leave a Commentzamanında felsefe yaptık, niye burdayız lan gibisinden sorular sorduk. niçe’ye sordum, mevlana’ya sordum, sağolsunlar bir şeyler söylediler. anlattılar; ben de onlardan duyduklarımı sağda solda anlattım. entel dediler, vazgeçtim başklarına anlatmaktan. kendi kendime anlatmaya başladım. deli dediler, “hangimiz bir parça deli değiliz ki” diye savundum kendimi. anti klişe timi geldi, merkeze götürdüler beni. yorucu bir gece oldu benim için. konuşmamaya başladım; oturdum insanları gözlemledim benden farklı bir şeyler yapıyorlar mı lan acaba diye. yok, herkes aynı şeyleri yapıyordu. kira öder gibi ev sahibi olmak için fırsat kolluyorlardı, gerçek bir işte çalışır gibi olup bir taraftan da askerlik yapmak için yedek subaylık sınavlarına giriyorlardı; gerçek kola içermiş gibi olmak için coca cola zero içiyorlardı; gerçekten onları anlayan ve gerçekten anladıkları biri varmış gibi gözükmek için sevgili ediniyorlardı. normal gibi gözükmek için gerçek düşüncelerini saklıyorlardı. benim gibi.
Continue reading Çakma Nihilist…

